14 Mayıs 2010 Cuma

Vüsat O.Bener

SU ÇİÇEĞİNDEN YAZILAR- IV

/Sana şehri dolaştırdım bu gün. Işıltılar içinde yağmursuz, sevinçli. Fransızca şarkılar akıyordu, yalanlarımızın içinden. Yaşadığım şehrin ortasından geçen nehrin durgunluğuna baktı. Çok eskilerden akan bir yüzün vardı. Çok uzaklardan seslenen ellerin.
Yalnızlık benim sonsuzluğum, dedim. Güldün.
Kendimi sana yakınlaştırmaya ara verdikçe, okumaya devam ettim Vüs’at O. Bener’i.
Ödünç mutluluklarla avun hiç değilse, dedin. Bensizliğe alış, demek istedin yani.
Bu kadar sık arama beni, dedin. Bu kadar çok mektup yazma. Yüreğimde uykuya bıraktım seni, demekti bu. Yani özenli bir dokunuşla ürpermek acıtır seni, demek istedin.
Yağmur su çiçeğinin saçlarında ellerinin izdüşümüdür.
Anlarımız, lacivert bir yansımasıdır yaşamın.
Tek bir insan kalsa şu başıbozuk dünyada, insanlığın kurtuluşu yazmak olacaktır.
Yanımda olduğun ve sustuğun anlardakinden daha çok acımıyor canım yokluğunda .
Payıma düşen bu olsun. /


-Vüs’at O. Bener anısına saygıyla-
(Romanları:Buzul Çağının Virüsü, Bay Muannit Sahtegi’nin Notları)

Buzul Çağı’nın Virüsü; bir aydının bunalımlı iç sesiyle yaşamındaki aşkı, işi, siyasi görüşleri ve arkadaşlık ilişkilerini dolaylı- dolaysız aktarımlarla anlatan bir roman. Romanın baş kişisi Osman Yaylagülü üst düzey bir memur olup, okumayı, yazmayı seven bir kişidir. Evlilik dışı bir ilişkinin aşk kılığında süregelen gel-gitlerinde, kasaba yaşantısının ağır akan yaşamında, bunaltıcı ilişkiler ekseninde, anlaşılmazlığın sınırlarında kendine kendini anlatan bir iç sestir adeta. Dilin imgesel yoğunluğu, sözcük oyunlarıyla simgesel anlatımlara dönüşürken anlaşılırlık azalır. Bu atlamalarla düğüm düğüm akan kurgu, bilmeceler sunarak yakalar okuru. Zaman, yaşamda da anımsamalarla, yaşanan anın iç içeliği değil midir? Ve bu iç içelikte mutlak olan belirsizlik değil midir? Bu belirsizliğin içini, duyguyu, düşünceyi, algıyı, kişinin gerçek ve algısal yalnızlığını, bu yalnızlıktan yine kendine uzanışını koyarak doldurmaya çalışmak bilgece bir cesaret ister elbette.

Zamansal kurgunun atlamalarla dağıtılmış olmasına karşın, böylesine dolaylı aktarılan olayların kahramanı yanı başınızda yürümüş gibidir. Osman Yaylagülü, size kendi sırlarını anlatmış, insanlığınızın komik yanlarını acınası bir gülümseyiş gibi sunmuştur.

“ Romanın ekseni saydığımız ya da sayabileceğimiz Topal Osman, somutlaştırılmaya çalışılmış, ama galiba bir kavram..
…Kuşku duyarlılığı, kuşku aklı sentezi diyebileceğimiz Osman’ın karşısında bunların tam ortasında bir Faik Deniz var...
…Bana kalırsa Topal Osman ekseni asıl Faik Deniz’e büyük bir yük yüklemektedir. Daha doğrusu romanın asıl varmaya çabaladığı nokta, istenç Faik Deniz olsa gerek. ..
...İşin özünde bir Batı düşünce yapısı, bir Osmanlı düşünce yapısı bulanıklığı, karmaşası var.
…Bu kitap bir öykü değil. Bu kitap bir şey anlatmıyor. Bu kitabın anlattığı şeyler çok kaygan, gölgeli…” Vüs’at O. Bener (Cumhuriyet-Kitap Eki- sayı 816) (Bu ifadeleri yazar, Bir Tuhaf Yalvaç’ taki bir söyleşisinde kullanmıştır.)



Osman Yaylagülü, Faik Deniz ve Kemal üç yakın arkadaştır. Faik, kahraman olarak belirsizliklerle çizilmiş olsa da en sessiz uyuşmazlığın yoğunluğuyla yaşamını sonlandırmış olması ve Nazım’ı seven, şiir meraklısı bu can dostun Osman’a bıraktığı mektupta “Canın çok yanacak biliyorum.” demesi oldukça dokunaklıdır.


Yazarın kendi ifadesiyle romanın ulaşmaya çalıştığı kişinin Faik Deniz olduğu gerçeğiyle yüz yüzeyiz. Ama Faik Deniz tüm kişilerden daha az somutlaşıyor, okuyucuda.
Sonunda Faik Deniz, Osman’ın sesiyle sormak istediği soruyu sormuş olmanın iç huzuruyla dönüp dolaşıp aşkı, dostluğu, yaşamdaki tuhaf denebilecek rastlantıları, algının sevecenliğine adanmış kıpırtıları avucunuza sessizce bırakmış, gecenin kıyısından kayıp gitmiştir sanki…
Monologlar, romanı bir edebi şölene çeviren akılcı, çok çağrışımlı dramatik göndermelerle doludur. Özgün sözcükler, gülümseten ironiler, yarım cümleler, imge yoğunluğuyla sarmal bir kurgu içinde yoğunlaştırarak sorular sormayı başarır.
“İşlevlerimizi tam özümseyememek alışkanlığa yatkınlığın kanıtı değil mi?”
“Ben neyin tutsağıyım bilmiyorum, oynarken oynadığımı ayrımsıyorum desem, hayli aşırı kaçacak, yaşadığımı ayrımsayamıyorum desem, kendime bile inandırıcı gelmiyor.”
“Seni seviyorum. Yanlış anlama. Çok fazlanı değil, sen eksiğini.”
“Kendimle sevişmiş gibiyim.”
“Dağıldım gene özetlenebilecek gibi değil.”
“Yorgunluğun, bıkmanın da kendine özgü tadı, kokusu vardır. Yaşayamamak da yaşamaktır.”
“Kanayan tutkularında neyi parçalasan, içinde ben varım, dahası ruh göçüne uğrayarak ben olacağım.”
“Sen hep yanılgı ve yenilgilerinden oluştuğun için yaşayabilensin.”
“Biliyorum yanlıştı sana gelmem. Kalan yanlışlıklar değil midir zaten?” (Buzul Çağının Virüsü)

Bu derece kalıpları zorlayan romanımızın en özgün yapıtlarından biri olan Buzul Çağının Virüsü için söylenebilecekler elbette bunlarla sınırlı olamaz. Ama biraz da yıllar sonra kaleme alınmış Bay Muannit Sahtegi’nin Notları’na değinmek istiyorum.

Roman, bir yazarın molologları, içsel-dışsal çatışmaları, yaşlılığın getirdiği, götürdüğü güncel yaşantı biçimleri ve anılar silsilesinin düzenli zamansal ritimlerle yansımaları ekseninde akar. Bay Muannit Sahtegi, iç sıkıntısıyla yaşayan ve bu iğretilikle notlar yazan yine kötümser, uzak ve sevgisiz bir kahramandır. Somut- soyut akışını kişilerin yaşantısına katılışındaki açılıp kapanmış, bazısı açık kalmış parantezlerle sunar. Biraz farklıdır burada durum. Artık bir eş ölümü, geçen yıllar, kimi yaşanmış, kimi okunmuş anılar, ayrılıklar, kavuşmalar, iyimserlik, kötümserlik bir de akan güncel yaşama karşı soğuk tutumlar, çakışan düzlemlerle aktarılır.
Düpedüz, sözcüklerin edilginliğini kıpırdatan, açmazlık içinde bırakılmış düşüncelerin bu yolla tozunu almak isteyen, yüreğini yalnızlığını yalın bir uzaklıktan sunan bir ironi ustası kafamızı karıştırmak istemektedir.
Bu notlara düşülen tarihler zamanın akışının yani yaşanılmakta olanın bir kanıtı mıdır yoksa Sahtegi’nin bir oyunu mudur?

“Doğru günahlardır yaşamaya değen.”
“Anlatımızı, galiba ağlatımızı abartarak dillendirelim hele.”
“Ne çok ayrıntı yaşamın canına okuyor.” (Bay Muannit Sahtegi’nin Notları)
Kaskatı bir yalnızlıktan sızan bir günce demek haksızlık olur, bu düşünsel, dilsel açılımların yumuşacık aktığı notlara. Aynı zamanda yazılış sürecini de anlatan bir çok katmanlılık, iç içe, geriye ve yaşanılan ana dönüşümlerle kurgulanmış izlencesel yanı da dikkât çeken bir romandır. Belirsizliklerle çizilen sınırlar anlarla sunulan donuklaşmış bir yaşantı. Belki de sunulmak yerine çaresizlikle yazılarak kurtulmak istenen.

Fatoş, “sevmek, kul köle, zil zurna aşık olmak isteyip, öğüt dinlemek, hırpalanmak yazgısına” ara vererek gidince, “dönecek, perişan dönecek hem de hiç kuşkum yok. Peki ne demeye bu çapraşık birliktelik zincirini kırıp atamıyoruz? İkimiz de ödlek, zayıf insanlarız. Birden bire çökmedim, çekerek bugünlere geldim, hiç kimseyi, hele oncağızı suçlamaya kalkışmamalıyım.” diyerek bir iç hesaplaşmayla yorumlamaya çalışır Fatoş’un gidişini ve geride kalışı Bay Muannit Sahtegi.
Kimsesizlik içinde buruk bir yalnızlıkla yaşamın getirdiği tüm soyut-somut sıkıntılarla baş etmeye çalışan bir bilgeliği de vardır.
Onun varsayımlarıyla sığındığımız özgelik kendi tutarlılığıyla yol alır. Ne dediğini bilen birinin anlaşılmazlığını giyinir sözcükler. Dalgalar çekilince ıslak kumlarda ayak izleri görülür Bay Sahtegi’nin.

“Neyi, nasıl, niçin kurtarmak? Neden bunca korkmak yıkılmaktan, yok olmaktan. Canlılık rastlantısal oluşumu geciktirebilir avuntusuna sığınmayacağım, tek koşullu güvencem, gücüm bu.”

“Sonra bırakma, salma kendini, yaz ince eleyip sık dokumadan, kim ne derse desin.”

“Zaman eğrisi benimle birlikte, bana bağımlı, ne denli kendiliğinden çizildiyse, ben zamanı yitirinceye dek, onun ona yükseltilen aracısı olmayı benimseme alçak gönüllüğüne o denli katlanmış görüneceğim.”
“Dolaşık aman vermez biçem oyunlarını bozmaya, anlaşılırlığa yöneldiğimi kanıtlamaya çabaladığımdan bu yana övgüler almaya başladım.”

“Çocuk! Ben daha senin çağlarında akıntıya kürek çektiğimin ayırımındaydım, var kıyas eyle imdi nasılım?”
“Bir kış daha dayanmalıyım. Altmış beş yaşımı doldurabilirsem ikinci emekliliğimi kimse yadırgamaz sanırım artık. Ölümü beklerim, sessiz sedasız köşemde. Yollarda yığılıp, kalıverecekmişim gibi geliyor bana. Gözlerimin altı torbalandı. Ölüm nasıl beklenir? Param yeterse rakı içerek, gece gündüz birbirine karışır. Aragon’du yanılmıyorsam bu yöntemi benimseyen. Ben de ne Aragon’um ya. Alkışlarla alkışlarla geçivermedi hayat.”

Rakı içerek, geceyi, gündüzü birbirine karıştırarak, kurtuluşu olmayan bir anlatmak kaygısını yitirmemek adına yazarak, bir iç yangınını seyrederek geçer günler…

Yaşama bu kadar yakından bakmak mı yorar bizi? Biraz uzaklaşmak gerekirse Bay Muannit Sahtegi çağırır; kuşatılmışlığına, özgürlüğüne tüm suskunlukların, dile gelmemişliklerin, sonrasızlıkların insanı eriten aldırışsızlığına…Bir bölünmedir insan kendinde. İkiliği, varolanı ve olmayanı yani çelişkiyi taşır hep beraberinde. Çözülmezliğin anahtarıdır. Kendinde gizler şifreyi ve kilitli kalır çoğu zaman kapılar.

Öyleyse, kimlikler kimse, kişiler birer kimlik midir? İsimler etiket, meslekler yazgı mıdır?

/Ve aşk… Bu benim yanılgım.
Gönüllü yitik sevdanı baş ucumda bırakıp günün başıbozuk düşlerine kaskatı bir boşluktan uzanarak yaşanılanları yaşanılmamış kılmak. Suların sızılı, yargılı, erken vazgeçmiş damlarından susuzluğu tanımlamak...Zamanın durgunluğunda açayazmış en umutsuz suçiçeğinin yazgısıdır olsa olsa…
Sesini mavi sonsuzluğuna salmış her yazara ölmedin demek de bu yazgının gereğidir./

Nilüfer ALTUNKAYA

2007-2008
HeceÖykü sayı: 38

vüsat o.Bener

SU ÇİÇEĞİNDEN YAZILAR- III

/Bir zamansız kavuşmanın şiirini yazdın. Oysa ayrılık başlamıştı bile. “onu oraya sen koydun”*
Uzaklara bakışında, ölümü sezişinde, şehrin gözlerini yumduğu saatlerde bir otobüs penceresine asılı kalmış o vedaya ağlayışında. “Bir daha nerde? Ne zaman?” diye düşünmeden.
Zamanın acımasızlığına inat, kısacık saatlere, yüzyıllık ömürler biçebilmek. Gemilerin kederle sokulduğu bir liman şehrinden, gürültülü kalabalıkların yaşamsızca aktığı, köysel bir dev kente taşıyabilmek inancı.
Çaresiz gözlerini alıp, çekip gitti ayrılık. Gölgesini bıraktı her sevdaya değen. Ayrılık zamanın ıslığıydı. Sonsuzluğun duvarlarında çınlarken, yankısını duyduğumuz. Sevişmesiz. Korku verici sonsuzluğa yazgılı, tedirgin. Konuşamadan sokakları, şehirleri, anları, ayrılıkları, sevdaları, anıları, dokunuşları geçtik. Bir bedende dolaşan damarları gibi insanlığın.
Anlatamadıklarından dizeler yaptın. Geçtiğin ya da geçmekte olduğun yollarına dizdin ömrünün.
Anlatamadıklarımdan mektuplar yazdım. Serptim sözcükleri acıyla, sevdanın gözü yaşlı umutsuzluğuna./
-Vüs’at O. Bener anısına saygıyla-(Dost, Yaşamasız, Siyah-Beyaz, Mızıkalı Yürüyüş, Kapan )

Zamanın kuyusuna atılmış bir taşın geri gelen sesiyle ürpermek, yaşamın sokaklarında koşuşturmaktan yorulup, bir ağaç altında dinlenmek gibidir okumak. Yeniden başlamak gibidir. Yaşamdan bize kalanlarla avunmanın en tutarlı yoludur belki de…

Bazı yazarlarla tanışmak için geç kalırız bazen. Zamanın dalgalarıyla geriye itilir, yetişemeyiz seslerine. Bazen de yakalayıveririz, geciktiğimiz bir karşılaşmayı ucundan, kıyısından.
İşte böyle duygusal gel-gitlerin eşliğinde tutunduğum bir yazar oldu Vüs’at O. Bener. Bütün eserlerinin 4. cildi olan Dost, yazarın Dost ve Yaşamasız’da yer alan (1952-1957) ilk dönem öykülerini topluca okuma fırsatı yakalamamı sağladı. **

Vüs’at O. Bener, bu öykülerde derin duygusal sorgulardan, yaşam dolu katı gerçekliğe uzanarak, tasvire fazlaca yer vermeden mekanın algılanışını ayrıntı vuruculuğuyla vererek öyküdeki özgünlüğüne ulaşmıştır. Sokakları, insanları, geceleri dolaşırken keskin bir duyarlılıkla, umutsuzluğa yatkın, ölüme eğilimli bir hoşgörü ile anlatmıştır; bizi bize. Sindirilmiş bir özgüvenle acıtarak biraz.

Dolaylı ve dolaysız anlatımları, konusunu kahramanların (kişilerin), değerli/ değersiz kimliğine bağlı kılarak belirlediği kurgusu ile öyküleri son derece özgündür. Gülümsetirken acıtıcı bir buruklukla kedere, dostluktan ihanete, tutunma çabasından bırakılışa akıveren sıvımsı bir dokuyla örülmüş gibidir duyarlılığı.

Mekan (çevresel ortam), kişi ve olay akışıyla kıvılcımlı bir boş vermişlikle insanlığın karanlık kuytularına ışık tutan bir gezgin gibidir. Zorlayan monolog, diyaloglarla bilinç altı sorgulamalara uzanır. Özündeki yoğunluktan, yaşamdaki boşluğa akar.

Öykülerine tadına doyamamışlık katan ender yazarlardandır. Ve bu öyküleri aktaran “huysuz, ikircikli” yaşamdan hoşnut olmayan, tedirgin gülümseyen biri vardır hep. Sarhoşken de, aklı başındayken de bilgece bir umursamazlık içindedir yaşama karşı.

İçerik yönünden oldukça zengin olan bu öykülerde, Vüs’at O. Bener, gündelik yaşamın çileli kısır döngüsünde bile şaşırtıcı bir zenginlik sunar bize.
Dili zordur. Anlatıcının diğerlerine olduğu kadar, kendisine de sorularla yaklaştığı, düşünen bir dildir.


Bir dost evine yapılan ziyaret sonucunda, mutfağa ve kadınlığın yazgısıymış gibi eşiyle başlayan, çevresel tüm duyarsızlıklara kapatılmış bir kadın ve onun bu sıkışmışlıktan kurtulma amacıyla sığındığı umuttan hemencecik vazgeçivermesine şaşıran bir dost, küfesindeki bir avuç kömürü, “Bu kömür benim ağabey” diyerek sakınmaya çalışan hamal bir çocuk, tren yolculuğunun bir kibritle başlayan arkadaşlığında buluşanlar, ölülerin kınamadığına emin olduğu için aradığı huzuru mezarlıkta içerek dindiren biri, soğuk bir odanın yoksulluğuna zamansız ve pervasızca konuk olan yalın bir yaşamak çabasını kaygısızca giyinivermiş sözde akrabalar, gündelik konuşmaların resimlediği bakkal ve suçüstü yakalanıp, amansızca kovalanan bir hırsız, öyküsüne tanık olduklarımıza birkaç örnek olarak sayılabilir. Bu kişilerle öykü izleği kadın erkek ilişkilerinin karmaşasından, sarhoşluk hallerinden, erkek sosyal yaşantısının belirlediği mekanların tanıklığına akar.

Dildeki yetkinliğin, öyküyü öykü yapmaktaki öneminin ve yazarın dildeki egemenliğinin öyküye kalıcılık kattığının en iyi kanıtıdır bu öyküler.

Siyah- Beyaz, Kara Tren, Mızıkalı Yürüyüş’ te daha öz yaşamsal aktarımlar göze çarpmakta ve bu durum bazı öykülerin iç içeliğini sağlamaktadır. Dost ve Yaşamasız’daki kişi, mekan, yaşantı (olay) zenginliği yoktur ama bu öyküler de gerçeküstü kurgulamalarla, anı- anlatı çizgisini derinleştiren zorlu bir dil, sözcük ve biçimle öyküleştirilmiş duygular olması bakımından yine son derece özgündür.

Mızıkalı Yürüyüş, belki daha farklı bir çizgide değerlendirilmelidir. Hem daha anı, anlatı kokusu taşıdığı, hem de birbirine bağlı bölümlerden oluşan bütünlüklü bir yapısı olduğu için. Kapan’a uzanan süreçte yazılmış olan tüm bu öyküler, insanı acıtan bir duyarlılığın, derinliğin yansımalarıdır. İnsanı bir yazarın asla diğerleri gibi olamayacağı gerçeğiyle yüzleştirirken, yaşlılığın, kabullenilmiş yalnızlığın, soylu bir tebessümle yansıyışıdır sözcüklere.

Bir alçak zeminden yukarı açılan penceredir yaşam. Yaşlılığın yavaşlayan hatta akmayan zamanında başıboşça dolaşırken, o rahat tedirginliğine diken batırarak gün ışığına kapalı perdesini aralayanları aynı mutsuzluğa yaklaşarak karşılayan bir Vüs’at O. Bener buluruz pencerenin kıyısında. Bu pencereden çocuklarla konuşurken bile içindeki ikircikli adam çocuklara yakınlığının söylentilere neden olabileceğini düşünür. Oysa cıvıl cıvıl bir neşedir çocuklar, avutur bir yazarın yalnızlığını, yaşlılığını.
Burada yazarın gerçekliği ile kurgusal olan arasında bir koşutluk kurulmaması düşüncesinde olan Orhan Koçak ve Semih Gümüş’ e katılmak gerekir. Çünkü yazılanlar ne anıdır ne de otobiyografidir. Olsa olsa gerçeği edebileştiren kısa ve öz öykülerdir.



Ama bu durum, Kapan’ daki öyküleri zamanın ihanetine uğramış bir yazarın söyleşileri gibi görmemizi engellemeyebilir. Bu sefer acı, yokluk ve yaşamın katlanılmaz yanlarıyla dolu bir seyrin adresi hastane koridorları, odaları olur. Yaşam oyunu bozar. Bağımlılık, insanlara hasta sıfatını yapıştırmıştır. Yazarın kaleminden itirafa benzer, ürpertici bir yalınlıkla dile gelen acılar süzülür. İnsanlığın tüm hallerini yansıtmak amacıyla inatla sürdürür yazma çabasını. Ve yazdıkları, ironi dolu bir mutsuzlukla, lirik duyarlılıklardan gülümsemeler, gülümsemelerden gözyaşları akıtan bir yazarın acılarıdır. Öylesine hacimli, öylesine gerçektir yani.


Vüs’at O. Bener’de dil, bilinç sorgulamalarından, güncel yaşam olaylarına öylesine doğallıkla akar ki, öykünün kurgusu ve dil birlikte solunan bir havaya dönüşür. Ayrıntılar özgün bir ironi ile yine güçlü dil teknikleriyle vuruculaşır.

Belki eklemem gereken en önemli noktalardan biri de, onun iç sorgulamalarında iki sesli vicdansal bir dürtüyle, iyi - kötü ikileminin en özgün, en başarılı uygulayıcılarından biri olmasıdır. Yaşamın ve insanın uzağında duran çoğu sevgi ve sevinç aşırılıklarından nasibini almamış, son derecede ikircikli, dış dünyaya ve tüm insanlara karşı aynı duygusuzlukta olan, sorgulayıcı kişileri bir küçük cümleyle karmaşık iç dünyalarının kapılarını aralayıverir.

Kısa öyküye bunları sığdırabilmek kuşkusuz dilin gücüyle olanaklıdır. Vüs’at O. Bener’i öykümüzün kendine özgü önemli ve ayrıcalıklı ustası yapan da budur, sanırım.

Belki de gerçekten yaşadığı ülkenin tutarsız dinamiklerinde, coğrafyasına yayılmış hoşgörüsüz sözde demokrasisinde bu kadar çok düşünmek nihayetinde “tutunamamayı” getirmektedir.

Anılarını, söyleşilerini okudukça o güzelim insanların Ankara dostluklarına hayran kalmamak elde değil.

“…on beş günde bir toplanıyorduk, çok hoş anılarım var o günlere ilişkin. Leyla Erbil hatırlar, çok hoş çıkışlarımız oldu, yeni bir şeyler yapma hevesini doğuruyordu o konuşmalar, tartışmalar. Örneğin bizim küçük bir bodrum katı evciğimiz vardı, birisi bir şeyler yarattıysa heyecanlanıp pencereden girerdi. Cevat Çapan girerdi. Oğuz Atay’la tanışıklığımız o zamandan. Oğuz Atay’la askerlik döneminde Cevat Çapan tanıştırmıştı, büyük bir dostluk oluştu. Tutunamayanlar’ı basılmasından önce okumuştum, getirip Cevat’la bana vermişti. Böyle bir ortam birden bire çözüldü diyebilirim…” (Vüs’at O. Bener’ Bir Tuhaf Yalvaç)

Onu tanıdıkça bir alçak gönüllü yalvaç olduğunu görmek, zamanla ondan yayılan ironiye alışarak yaşamı biraz hafife almak, ölüme bile gülümsemeye çalışmak, hepsinden öte titizlik boyutunda bir dürüstlükle yazmaya çalışmak işten değil.

Onun ılımlı sevecen gerçekçiliği yaşamın katı duvarlarını aşıverir. Gerçi kadınlara karşı hiç de anlayışlı ve sevecen değildir kahramanları ama onların olağan dışı kişilik yapılarının en doğal sonucudur bu durum.

Ona, öncelikli değerini veren ilk eleştirmenlerden olan Semih Gümüş, Kara Anlatı Yazarı adlı kitabında öyküleriyle ve romanlarıyla ayrıntılı değerlendirmelerde bulunmuştur.


“Vüs’at O. Bener Türk edebiyatının en tekinsiz yazınsal anlatılarından birini gerçekleştirmiştir. Gerek dili ve dil biçemi; gerek oldukça sivri eleştirel tutumu; gerek bunaltıcı atmosferi ve sorunlu, bunalımlı kişileri; gerek yer yer çok güç sökülür anlam düzeyleri ve eni konu, saldırgan mizahı ve ironik dil biçimi ile edebiyatımızın uç beylerinden biri olarak nitelenebilir.” (Semih Gümüş, Kara Anlatı Yazarı)

Vüs’at O. Bener’i daha yakından tanımak isteyenler için Semih Gümüş’ün, Kara Anlatı Yazarı (Can Yayınları) adlı nitelikli eleştirel kaynağı ile yine güzel bir derleme olan “Bir Tuhaf Yalvaç” ( Norgunk yayınları) mutlaka okunmalıdır.

Onun öyküyle ilgili şu sözlerine kulak verelim;

“Yalnız öykünün temel özelliği şu, özlemi bir noktaya getirirsiniz ve düş kırıklığıyla karşılaşırsınız. Öyküde vuruculuk vardır, şok vardır. Bu nedenden dolayı, öyküye eğilimi olan kişilerin çoğunda burukluk, kırgınlık göze çarpar, bulamamışlık vardır.”

Döneminin çok ötesinde bir yazar olduğu bugün daha iyi anlaşılabilmektedir. Öyküsü kendi açtığı yolda taptazedir. Aynı güçte ve aynı dirençli bekleyiştedir.

Belki de şimdi bu yazdıklarımı aldırmazlıkla okuyup, “neden yazıyorsun ki?” diye soruyordur…

“Ben zaten hiç beceremedim hiçbir şey, iç yangını anılar yaratmaktan başka.” (Kara Tren)
“Ölümün birden bireliğinden korkmadığımı utangaç bir sesle söyleyebilirim.(Mızıkalı Yürüyüş)

/Suya değen ışığı süzerek alır içine su çiçeği. Yazmak sana inanmaktır./

* Nazım Hikmet’in dizesi
**Dost (1952) ve Yaşamasız (1957) Dost (1986) adıyla bir araya getirildi. (İletişim Yayınları)

Nilüfer ALTUNKAYA

Hece Öykü 38. Sayı

Aşkale yolcusu Kalmasın

AŞKALE YOLCUSU KALMASIN

Ahmet Aziz’in AŞKALE YOLCUSU KALMASIN adlı yeni romanı yedi bölümden oluşuyor. Öncelikle bu bölümleri ayrıntılı bir özetlemeyle sunmak istiyorum.

1.Bölüm

Roman, bir ‘teneke’ mahallenin daracık sokaklarının tasviri ile başlar. ‘Karartılmış kutsal bir yazgıyla’ mahallenin insanları birbirine benzer yoksullukları paylaşırlar. Sokağın evlerinden yayılan sesleri, rüzgâr ve yağmurla sırdaş bir alışkanlıkla arkasında bırakan Necip, önce polis Nusret’le karşılaşır. ‘Patlak, lokma gözleri olan, diliyle sokan, ağır söyleyip, kıran’ bir tipleme olan Polis Nusret hava karardığında korku veren düdük sesiyle, şehre ışık örtme uyarısı yapacaktır.
Bir eski evin önünde beş-altı çocuk, Arap kökenli çocuklarla dalga geçmekte iken Polis Nusret’in edep dışı uyarısıyla karşılaşırlar. Necip, evlerinin bahçesine adımını atarken akşam ezanının sesi duyulur.
“Tanrı uludur
Tanrı uludur
Şüphesiz bilirim bildiririm Tanrı’dan başka yoktur tapacak.”

Böylece Türkçe ezanla karşılaşırız. Necip, Çerkez Hilmi, Tarzan Halit, Cavidan Hanım ve kızı Sacide ile karşılaşırken, geçmiş yıllarda göz kamaştıran şimdiyse bir harabe olan konağın içini gezeriz. Böylece Necip’e ve konakta akan yaşantılara yakınlaşırız.
Necip, Cavidan Hanım’dan Ebe Manuş’un kocası Demirci Balımyan’ın ikinci askerliğe alınarak Ağva- Kandıra’ya gittiğini, kendilerinde de bir misafir olduğunu öğrenir. Necip ve anneannesi, harabe konakta kiracılarıyla yaşayıp giderken, büyük dayısı Mümtaz Bey’in ve kendisinden epeyce genç Feriha Hanım’ın ziyaretiyle tedirgin olmuşlardır.
Mümtaz Bey’in asıl niyeti açığa çıkınca ortam iyice gerilir. “Malumdan meçhule uzanan bilinmez yolun başlangıcı”dır bu. Büyük dayı Mümtaz Bey, “ pudralı, allıklı yüzüyle, ateş gibi yanan kırmızı dudaklarıyla sel olup akan güzel endamı”yla parıldayan Feriha Hanım’la evlenmek için konağı satma kararındadır.

Konak, bir eski İstanbul simgesidir. Osmanlı Burjuvazisinin Avrupa sınırlarına taşan yaşam tarzının soyluluk kokan simgesidir. Bu konaklardan biridir Nurbanu Hanım’a geçmişin büyüsünü tazeleten, kalabalık aile efradının yaşamını sürdürdüğü günlerin güzelliğini anımsatan…

Konağın satılması konusu ile biçimlenen konuşmalar, tasvirler, anımsamalarla Mümtaz dayının ticaret hayatıyla ilgili ayrıntılara kayar. Necip, dayısı için yaptığı yorumla onun kişiliğini özetler gibidir.

“İnsanın insan tarafından istismar edilmesinin demek ki ölçüsü yokmuş.” (s.21)

Mümtaz dayının sözleri savaşın durumu hakkında da ipuçları verir. Almanlar Prusya’yı geçmiş, bazılarının Hitler’in Kızılordu’yu yok etme düşleri gerçeklik kazanmaya başlamıştır.

Konuşmalar gerginleşir ve Mümtaz Dayı ile Feriha köşkten ayrılır.

Nurbanu Hanım’ın kırılgan ruhu, yaşlı bedeni bu son darbeye dayanamaz. Ertesi sabah yorgun, yaşlı bedenini uykuda bırakıp, kimseye sorun olmadan ölüverir.

2.Bölüm

Hüseyin Nihal’in alevli, hırçın konuşmalarıyla başlayan bu bölüm bizi bir yıl sonraya götürür. Mekan Mümtaz dayının ofisidir. Onun kâtibi Sait Hıdır ile Hüseyin Nihal ve onun çevresinden Fethi, Necdet gibi gençler diyalog halindedir. Bu konuşmalarda başı çeken Hüseyin Nihal, bilindiği üzere dönemin önemli kalemlerindendir. Türkçülük hakkında koyu yorumlarda bulunmaktadır. Çaycının çingeneliğinden yabancılık kavramına asil ırk olarak Türk ırkının yabancı kanlardan nasıl temizlenmesi gerektiğine dek uzanan konularda oldukça sert yorumlardır bunlar.

Yazar, başarılı bir kurguyla Hüseyin Nihal’i gözümüzde canlandırırken konuşmalarda önemli bazı isimlerin geçmesini de sağlayarak dönemin bazı olaylarına dikkât çekmeyi amaçlamıştır. Bu arada Necip, dayısının ofisine gelmiş, Hüseyin Nihal’le tanışmış, okuyucu artık Mümtaz Dayının öldüğünü, onun işlerini Necip’in üstlendiğini öğrenmiştir.

Konuşmalar, Zeki Velidî ile Doktor Reşid Galib arasındaki tartışmaya, Ali Muzaffer Bey’in Hüseyin Nihal tarafından tokatlanmasına, Şükrü Saraçoğlu’nun meşhur “Türküz, Türkçüyüz” konuşmasına, İzmir Suikasti sonucu Paris’e giden Doktor Rıza Nur’a, Reha Oğuz ile Hüseyin Nihal’in Bozkurtçu-Turancı zeminde akan görüş ayrılıklarına, Tanrıdağ dergisinden, Tasvir-i Efkâr gazetesine kadar dönemin belli başlı olay ve kişilerinin çevresinde gelişir.
Hüseyin Nihal, Hitlervari bir tavır takınarak konuşmakta, Reşat Fuat, H.İzzettin Dinamo, Osman Paçalı’dan üç sabıkalı komünist diye söz etmekte (s.54) komünist yayılmanın önlenmesi gerektiğini hiddetle savunmaktadır.
Tüm bu konuşmalardan sonra Hüseyin Nihal’in suçüstü mahkemesi gibi çalışacak olan bir haftalık mecbua için para gereksinmesi nedeniyle Necip’e geldiği anlaşılmaktadır.
Necip, Refik Saydam’ın Anadolu Ajansı’nda çalışan Yahudileri işten aldığını söyleyip, herkesin kapısının önünü süpürmesi gerektiği gibi imalarda bulunan Hüseyin Nihal’e oldukça sert bir yanıt verir.

Feriha’nın telefonu, Sait Hıdır’ın Necip’e iş çerçeveli öğütlerinden sonra Necip bürodan çıkar. Sokakta gün görmüş bir kadın ekmek karnesini satmaya çalışmaktadır.

3.Bölüm

Bu bölüm bir toplama kampındaki kişilerin tasviri ile başlar. Tedirgin tutuklular, jandarmanın emriyle eşyalarını yere bırakıp, üçerli sıralar halinde toplanırken bir jandarma Eczacı Kosta’ya hakaret içeren sözlerle bağırır. Varlık Vergisi nedeniyle tutuklanıp, Aşkale’ye gönderilecek olan mahkumların durumu, tutuklularla jandarmaların konuşmaları ve Eczacı Kosta, Tuhafiyeci Bedros, Otelci Lütüfyan, Sarraf Kırkia gibi gayrimüslimlerin yaşantılarından kesitler aktarılmaktadır.


Bu bölüm romana adını veren bölümdür. Varlık Vergisi ve sonuçlarının, gayrimüslimlere yapılan ağır ceza ve yaptırımların ana izleğinde akar.
Tutuklular arasında Necip’in komşusu olan Demirci Balımyan’ın babası Gazaros da vardır.

İlerleyen sayfalarda kampa Packart marka otomobil girer. İçinden çıkan badem bıyıklı adam, Sait Hıdır’dır. Necip Ferda Bey tarafından Gazaros’un borcunun ödenmiş olduğunu ve kendisini almaya geldiğini söyler, jandarma astsubay çavuşa. Sait Hıdır ile Necip sayesinde Aşkale’ye gitmekten kurtulan Gazaros, birlikte kamptan ayrılır. Gazaros’un kulaklarında jandarmanın alaylı bağırışları çınlamaktadır:

“Aşkale yolcusu kalmasın!”

4. Bölüm

Bu bölüm Tilki Cafer’in tasviriyle başlar. Sait Hıdır ve Necip’in diyaloglarıyla sürer. Bu diyaloglardan artık savaşın bittiğini Amerika’nın dünyanın yeni patronu olarak sahneye çıktığı anlaşılmaktadır. Sait Hıdır, ticaretin de buna göre şekillenmesi gerektiğini düşünmektedir.
Konuşmalardan ve yazarın yaptığı açıklamalardan anlaşılır ki Necip’in işlerini Sait Hıdır çekip çevirmektedir. Koçzade, gaz lambası devrinin kapanacağını görmüş, evlerin, vitrinlerin ampullerle donanacağını keşfetmiştir. Bundan sonra savaş sonrası üretim telefondan şofbene, elektrikli saç kurutma cihazlarından otomobillere kadar uzanan geniş bir yelpazeye yayılacaktır. Bu nedenle Sait Hıdır, iş ve para hırsından bi’haber olan Necip’i yönlendirmeye çalışmaktadır. Konu Necip’in Vatan ve Tan’da müstear isimle yazdığı yazılara gelmiştir.
Necip ve Hıdır’ın sohbetlerini sürdürdükleri Park Otel lokantasında gecenin ilerleyen saatlerinde kötü bir cinnet gerçekleşir. Ertesi günkü gazeteler cinayeti farklı yorumlarla verir.
Ve tarih 20 Mayıs 1944’tür. Cumhurbaşkanı İnönü’nün meşhur 19 Mayıs konuşmasının ertesi günü, elbette ki günün gazeteleri bu haberle kaplıdır.
“İnönü’nün nutkuna hakikaten bir mim konulması gerekiyordu, çok mühimdi. Bu nutuk meseleyi kökten halletmek için derin noktaları da deşerek harekete geçileceğinin bir işareti idi.”(s.126)

Bir gün önce, sabah saatlerinde “komünizmin nam ve hesabına Süleymaniye Camii minareli arasına çekilmeye çalışılan ‘Saraçoğlu Faşisttir’ ibareli pankart asılması ”, “Türkiye Komünist Partisi Üyesi Tahsin Berkmen adlı bir şahsın suç üstü yakalandığı, ele geçirilemeyen diğer komünistin (Mihri Belli) ise çok tehlikeli biri oluğu” gibi haberler gazetelerdeki diğer haberlerden bazılarıdır.

Ve Hitler 10 Mayıs’ta Sivastopol’u terk edince “Milli Şef, Turancılık fikrinin bir anda zararlı ve hastalıklı bir gösteriye döndüğünü ” anlar.
“Ortalıkta siyasi bir kasırga esmektedir.”

5.Bölüm

Bu bölüm emniyete bağlı önemli işler müdürlüğünün Başkomiseri ile Necip arasındaki konuşmalarla başlar. Mesele, Necip’in Zekeriya Sertel, Sabiha Sertel, Esat Adil ve M.Ali Aybar gibi isimlerle samimiyetidir. Necip, Vatan ve tan’da yazılar yazmakta ve bu durum hoşnutsuzluk yaratmaktadır.
Samet Başkomiser ve Necip’in konuşmaları son derece önemli konuları kapsar. Demokrat Parti’nin kuruluş aşaması ve Görüşler Dergisi’nin ilk sayısı, Amerika’nın para yardımını almak amacıyla hükümetin başlattığı komünist avı gibi konulardır bunlar.

Bu bölümde Cavidan Hanım ve kızı Sacide ile yeniden karşılaşırız.

Samet Komiser, Necip’in Görüşler’in ilk sayısına yetiştiremediği yazısını tamamladıktan sonra Sabiha Sertel’e ileteceğini söylemesi üzerine; “Yarın için acele etmeyin, dünya hali bu…” gibi laflar eder. (S.141) Necip bu tehditvari konuşmalara daha fazla dayanamaz. Evinden gitmelerini ister.
Ertesi gün 4 Aralık 1945’tir.
İstanbul Hukuk fakültesinde Profesör Doktor Hüseyin Naili Kubalı’nın kürsüsü ders ortasında meçhul bir genç tarafından saldırıya uğrar.

“Gencin elinde Tanin Gazetesi vardı. Ve “Kalkın Ey Ehli Vatan” başlığı okunuyordu. “Genç adam Hüseyin Cahit Yalçın’ın yazısını okumaya başladı.”

Böylece sınıfta uğultular başlar. Genç Tahsin Atakan’dır. Ve etrafını çeviren diğer talebelere açıklamalarda bulunur. Talebeleri okulun bahçesinde toplanmaya çağırır.
İstanbul Üniversitesi Merkez Bina bahçesinde toplanan öğrencilerin sayısı gittikçe artar. Uzun sopalara tutuşturulan İsmet İnönü resimleri dağıtılmaya başlanır.
Beyazıt Meydanı’nda da durum farklı değildir. Tramvaylar şehrin bir çok semtinden “aynı müşterek duygularla” dolu insanları sürü sürü Beyazıt’a taşımaktadır. (s. 151)

Kalabalık “Kahrolsun komünistler! Kahrolsun Serteller! ” sesleriyle Beyazıt Meydanını inletir. CHP İl Merkezi binasında Alaattin Tiritoğlu adeta kalabalığı yüreklendirir. İsmet İnönü resimleriyle bayraklar yine dağıtılır.
Tan gazetesi’nin camlarına ilk taşın atılması ile yaklaşık bir dakikalık süre içerisinde binada cam, çerçeve namına bir şey kalmaz. (S.154) Sonra bir çok alet edevat ile matbaa alt üst edilir. Serteller aleyhlerinde yapılacak gösteriden haberdar olmuş ve o gün matbaaya gelmemişlerdir.

Kırık cam, pencerelerden yayınlanacak yazılar, makaleler, haberler, roman tefrikaları, arşiv dokümanları, muhasebe kayıtları, Tevfik Fikret kitabının müsveddeleri atılmaya başlanır. “Tan Gazetesi’nin derisi yüzülmektedir.”

Saat onda başlayan bu baskın saat on buçuk sularında Babıali’deki ABC Kitabevine sıçrar. Gün dergisi, Yeni Dünya Gazetesi, Sabahattin Ali ve Cami Baykurt’un çıkardığı LA Turquie gazetesi, Nor Or (Yeni Gün) Gazetesi, Berrak Kitabevi de Tan Gaztesinin akıbetine uğrar.

6. Bölüm

Osman ve Sinan Haydar Paşa Lisesi öğrencileridir. İhtiyar bir adamla sohbetleri sırasında ihtiyar Missouri Zırhlısı’nı gösterir ve “Bunlar bizim yeni askerlerimiz mi?” diye sorar. Sinan’ın cevabı düşündürücüdür.
“ Onlar tarihin yeni efendisi.Şimdi dünyanın anasını bunlar ağlatacak.” (s.164)
Evet, Amerika medeni alemi yaratacak, Rusya’ya karşı yanımızda olacaktır.

Yavuz Firkateyni, Missouri Zırhlısı’na yanaşır, Munir Ertegün’ün naaşı Yavuz Firkateynine taşınır. Bu öylesine ihtişamlı bir tören havasında yapılmaktadır ki sanki “5 Nisan 1946 Cuma günü egemenlik kayıtsız şartsız Mussouri zırhlısına geçmiştir.”

İlerleyen sayfalarda Osman’ın Sait Hıdır’ın oğlu olduğu anlaşılır. Sait Hıdır köşkte Necip’i ziyarete gelmiştir. Yine onların konuşmalarından günün olayları hakkında fikir ediniriz. Necip, DP milletvekilliğini kabul etmemiş, çıkarları uğruna kişiliğinden ödün vermemiştir.

Yemek sofrasında konuşmalar siyasetten arınır. Necip’in Aynur hanımla yapacağı evlilik konusunda yoğunlaşır.

7. Bölüm

Müezzinin “Allâhü ekber” diyen sesinin duyulması ezanın Arapça okunduğunu vurgularken artık yeni bir dönemin başladığının da simgesidir.
Sait Hıdır’ın serzenişlerinden oğlu Osman’ın Kore’de öldüğü anlaşılmaktadır. Oğlunun katili hükümet ve Amerika’dır.
Osman’ın cesedini taşıyarak Çinlilerin arasından kaçıran Halit’in akıl hastalığı hakkında Doktor Nazmi Ziya ile konuşulmaktadır. Doktor Nazmi Ziya; “Bu çocuğun durumundan hükümetin haberi var mı?” diye sorar. Necip, “Hükümetin onunla işi bitti” diyerek eleştirel bir yorum yapar.

Halit’le Gazaros ve oğlu Balımyan ilgilenmektedir. Onların gelmesi beklenirken, Dr. Mahzar Osman’ın Halit’i tedavi etmesi konusu tartışılmaktadır. Bu sırada Halit, Gazaros ve Balimyan gelirler. Konuşmalar sırasında Halit, kendi dünyasına çekilip, ürküntü veren sesler çıkararak bir hayal bulutuyla sarılmışçasına yabancılaşır. Ortamı karamsar bir sessizlik kaplar.
Yazıhaneden çıkarlarken, Gazaros Doktor Nazmi Ziya’ ya esrarlı bir tavırla eğilir.
“Size bir şey sormak istiyorum. Kafamın içinde bir mukayese başladı.” der.
Gazaros, ara sıra kendisinin de bir ses duyduğunu ifade eder.

“Kökleri mazinin içinde duran; Aşkale yolcusu kalmasın, diye bir söz işitiyorum.”

Roman Gazaros’un bu sözleri ile biter.

Ahmet Aziz, “Aşkale Yolcusu Kalmasın” adlı yeni romanında dünyanın ve ülkemizin tarihinde önemli bir yer tutan 40’lı yılları ele almıştır. İkinci Dünya savaşında Hitler Almanya’sının üstünlük sağladığı ilk yıllardan Hitler’in yenilgisiyle sonuçlanan savaş sonuna ve 50’lilere Kore savaşı’na uzanan bir zaman dilimi romanın zamansal kurgusunu oluşturmaktadır.

Kırklı yıllara bakarken Şükrü Saraçoğlu’nun 5 Ağustos 1942 tarihli konuşmasını ve 19 Mayıs 1944’te İsmet İnönü’nün konuşmalarını alt alta getirmek iyi bir giriş olabilir.

“Biz Türküz. Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız. Bizim için Türkçülük bir kan meselesi olduğu kadar ve lâakal o kadar bir vicdan ve kültür meselesidir.”
Şükrü Saraçoğlu
(Başbakan)

“Dünya olaylarının bugünkü durumunda Türkiye’nin ırkçı ve Turancı olması lâzım geldiğini iddia edenler hangi millete faydalı, kimlerin maksadına yararlıdırlar? Türk milletine yalnız belâ ve felaket getirecek olan bu fikirleri yürütmek isteyenlerin, Türk milletine hiçbir hizmetleri olmayacağı muhakkaktır. Bu hareketlerden yalnızca yabancılar faydalanabilirler. Fesatçılar yabancılara bilerek mi hizmet ediyorlar? Bunları hüküm olarak kestirmek bugün mümkün değildir. Ama yabancıya hizmet kastı ve yabancının yakın ilgisi hiçbir zaman meydana çıkmasa dahi hareketlerin Türk milletine, Türk vatanına zararlı olması ve bunlardan yalnız yabancıların faydalanmış olması söz götürmez bir hakikattir.” İsmet İnönü
(Cumhurbaşkanı)

Şimdi de o yılların önemli dava ve olaylarına çok kısaca değinelim.

Hüseyin Nihal Atsız- Sabahattin Ali davası: Dönemin en önemli davalarından biridir. Dava, sağ ve sol görüşteki destekçilerin büyük ilgisiyle sürmüştür. H.Nihal Atsız, Sabahattin Ali’yi komünist ilan eder ve Hasan Ali Yücel tarafından Milli Eğitim Bakanlığında komünistlerin örgütlendiğini iddia eder. Böylece Sabahattin Ali, H.Nihal Atsız’ı mahkemeye verir. 9 Mayıs 1944’te dava sonuçlanır. Atsız, Sabahattin Ali’ye hakaretten 4 ay hapis cezası alır. Bu iki isim bu davayla sağ ve sol kutuplaşmanın simgesi haline gelir.

Irkçılık- Turancılık Davası: İnönü’nün savaş sonunda Almanya’nın yenilmesiyle bağdaştırılabilecek tutumunu sergileyen 19 Mayıs konuşmasından sonra soruşturma ve tutuklanmalar başlar. Dönemin en önemli davalarından olan bu davada Prof. Zeki Velidi Togan, H. Nihal Atsız, Orhan Şaik Gökyay, Alpaslan Türkeş, Fethi Tevetoğlu, Reha Oğuz Türkan gibi isimler yargılanır. Irkçılıkla suçlanan bu kişilerin Almanya tarafından desteklendikleri ileri sürülür. O yılların ırkçı yayın organları ‘Orhun’cu Atsız ve ‘Bozkurt’çu Türkkan’ın çevresinde odaklanmıştır. Dr. Rıza Nur’un mirasçısı sayılan H. Nihal Atsız, Sabahattin Ali’yi suçladığı yazılarını Orhun dergisinde yayınlamaktadır.

Irkçılık davası sanıkları ünlü Sansaryan Han’da tabutluk adı verilen hücrelere kapatılır. Tarihin cilvesidir ki siyasi tarihimize bu davayla giren tabutlukların daha sonraki misafirleri bu kişilerle zıt görüşte olan solcular olacaktır.

Demokrat Parti’nin Ön Çalışmaları: Dr. Tevfik Rüştü Aras’ın evinde Celal Bayar, Adnan Menderes ve Serteller toplanır. Sertellerden yeni kurulacak partinin düşüncelerini savunacak bir dergi çıkarmaları istenir. Görüşler Dergisinin yayın hayatına başlayışı bu doğrultuda gerçekleşir. 1945 Aralık ayında Görüşler’in ilk sayısında Sabiha Sertel’in CHP’yi sert bir dille eleştirdiği yazısına, Tanin’de Hüseyin Cahit Yalçın tarafından Namık Kemal’in “”Kalkın Ey Ehli Vatan!” dizesi ile manşetleşmiş bir yazı ile yanıt verilir. Tan matbaasının “Kahrolsun komünizm! Kahrolsun Serteller!” sesleriyle inleyen, gözü dönmüş bir kalabalık tarafından yerle bir edilmesi süreci böyle başlar.

Dil- Tarih Fakültesi Olayları: 1944 ırkçılık davası ve günün koşullarında yaşananlar Dil Tarih Coğrafya Fakültesi öğrenci ve öğretim üyelerine de yansır. Öğrenciler H. Nihal Atsız- Sabahattin Ali davası sırasında gösterilerde bulunur. Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’in evine ateş edilir.

“Çağın en güzel gözlü maarif müfettişi”: Hasan Ali Yücel: Hasan Ali Yücel Demokrat Parti çevrelerince simge olarak seçilir. Çünkü Köy Enstitülerinden yetişen öğretmenler, köylüleri uyandırmaktadır. Toprak ağalarının toprak reformuna geçiş süreci ile ilgili kaygıları artmaktadır. İnönü’nün “Toprak reformu istemeyen benim partimden değildir.” sözleri ile köy enstitülerinin kapanması arasındaki süreci böyle değerlendirmek gerekir. Hasanoğlan Köy Enstitüsü’nün komünist yuvası olduğu ile ilgili iddialar sürer. Hasan Ali Yücel- Kenan Öner davasına bu iddialar damgasını vurur.

4o’lı yıllar, Nazi Almanyası, Sovyetler Birliği, İngiltere ve Amerika arasında hırpalanan genç Cumhuriyetin bocalama yıllarıdır. Çok partili döneme herkesin birbirini komünist olmakla suçladığı antidemokratik uygulamalarla geçilmiştir. Davalar, sorgular, baskı ve işkence süreçleri, savaş yoksulluğu, savaş zenginleri, sosyalist partilerin kapatılışı, yazar-çizer aydınların yaşadığı zulümler, dergilerin kapatılıp durması, bir türlü kurulamayan bir demokrasi…

O yılları anlamadan 80 darbesine uzanan süreci de bugünün Türkiye’sini de anlayamayız.

40’lı yıllara kuş bakışı bakıp, romanı da ayrıntılı olarak özetledikten sonra eklenebilecek birkaç nokta kalıyor. İlk olarak vurgulanması gereken, genel anlamda kurgusu, dili, tarihsel süreçleri mekan-zaman tutarlılığıyla yansıtması gibi temel konularda başarılı bir romandır, “Aşkale Yolcusu Kalmasın”

Romanda diyalogların olay-kurgu açılımındaki önemi, kişilerin kurgu akışına uygun seçimindeki özen, en önemlisi de yazarın kendine özgü, güçlü ve canlı dilinin kusursuzluğu belirtilmelidir.

Roman kahramanı Necip Ferda, dürüst olumlu bir aydındır. Romanda bu vesileyle dönemin önemli kalemlerinin adı anılırken, Sabahattin Ali’ ye (Tan Matbaası olayından sonra LA Turquie’e saldırılması konusu dışında) yer verilmemesi, Köy Enstitülerinin hiçbir yerde geçmemiş olması önemli bir eksikliktir. Varlık Vergisi nedeniyle gayrimüslimlerin yaşadıkları zorluklar, romanın ana omurgasını oluştururken, aydınların gerek tek parti döneminde gerekse Demokrat Parti döneminde yaşadığı baskılar yeterince ele alınamamıştır. Belki bunlara ezan Arapça’ya dönerken, Amerika dünya hakimiyetini ele geçirirken, Demokrat Partinin uyguladığı siyasetin olumsuzluğunun yeterince aktarılamamış olduğu da eklenebilir.

Necip, siyasi bir duruşu, görüşü olmasına, gerekli yerlerde gerekli sert çıkış ve tepkileri vermesine rağmen biraz edilgen bir karakter olarak kalmış gibidir. Bunu yazarın sağlam kurgusuna kişileri dağıtırken düşünsel zeminde hiçbir açıklık bırakmayacak denli özenli olmasına bağlayabiliriz. Yani Necip, kendi özgürlüğünü yakalayamamış yazarın güçlü kalemine bağımlı kalmıştır.

Ayrıca, böyle bir romanda tarihsel önemi olan gerçek kişiliklerin kimliklerinin açıklanması döneme ait yeterli birikimi olmayanların bilgi dağarcığını genişletmesi bakımından yararlı olabilirdi.

Bunlar romanın başarısını gölgeleyecek noktalar değil bana göre. Kurgusuyla, diliyle, tarihin önemli bir kesitini yeniden tartışıp, edebiyatımızın şu nitelikli roman bakımından zavallı günlerine hareket kazandıracak olması umuduyla önemlidir, “Aşkale Yolcusu Kalmasın”.


(Bu yazı için;
Uğur Mumcu; 40’ların Cadı Kazanı
Turgut Özakman; Dr.Rıza Nur Dosyası
Cemil Koçak; Türkiye’de Milli Şef Dönemi
Turgay Merih; Soğuk Savaş ve Türkiye 1945-1960 adlı kitaplardan,
tr.wikipedia.org adlı internet sitesinden yararlanılmıştır.)


Nilüfer ALTUNKAYA
(Yayınlanmadı)

Para ve edebiyat

PARA MI
EDEBİYAT MI?

“Bizi yalnız özgürlük için
Mutluluk için yarattılar”*


Para ve reklâm tuzağındaki edebiyat sorgulamasına paranın ve reklâmın tuzağındaki insan konusundan başlanmalıdır. Kapitalizmin mal-meta olarak belirlediği bunca ürünün çeşitliliğiyle ‘özgürleştirilmiş’ bireylerin var olma çabası, bu düzen içerisinde ne kadar köleleştirildiği ile ilişkili gibidir.

Endüstride, elektronikte, nano teknolojide ve bilişim teknolojilerinde yaşanan gelişmelerle bilim, insanlığa hizmet etmek yerine, paraya ve tüketime yönlendirilmektedir.
Bu gelişmişliğe karşın insanlığın temel sorunları olan açlık, yoksulluk gibi konularda bir arpa boyu yol alınamadığı günümüzde sömürü, küreselleşme maskesini takarak, savaş ve işgallerle yoksuldan alıp, zengine vermeye devam etmektedir. İnsanlık doğayı kirlettikçe kendi geleceği ile birlikte mavi gezegenin milyonlarca canlı türünün geleceğini de tehlikeye sokma sürecini hızlandırmaktadır.
Liberal ekonominin kriz çığlıkları dalga dalga yayılırken, üretmeden tüketmeye alıştırılmış ya da iş olanakları yeterince sağlanmamış olan halkımız, yoksulluğuyla yine baş başa bırakılmıştır.
Doğru eğitimi alamayan, var olan eğitim koşullarını zorlayarak okumayı başarsa bile iş bulma şansı çok az olan gençliğin, umutsuzluğa kapılmasını engelleyebilmek mümkün mü?
Mümkün ya da değil, tek sorunumuz, vatandaş, krizin etkilerini tam olarak kavramadan, yerel seçimlerin atlatılması, yapılan bunca yardımın karşılığında seçimlerin, iktidarın zaferiyle sonuçlanabilmesidir.

Yaşadığımız çağa, bu açıdan bakınca, sosyalliğini bilgisayar ortamında gönlünce yaşayan bireylerin, aslında siyasal bir körlük içinde edinilmiş bir çaresizlikle yalnızlaştırıldığını görebiliriz32”.

Aydınımız, sanatçımız, bilim insanlarımız, 80 darbesinin uyuşukluğundan yeni yeni uyanırken ülkemizde siyaset, dalları kesilmiş, doğasına uygun yayılışı engellenmiş, güdük bir ağaca ya da derecikleri kurutulmuş iki kollu bir ırmağa benzetilmiştir.
Elbette bu durumların her biri ayrı bir yazı konusu olacak derinlikte konular olup, birbirine etkileri tarihçilerin, uzmanların çözümlemeleriyle aydınlatılabilecek süreçlerin sonuçlarıdır.

Bu ortamda insan, pratik anlamda yalnızca ‘tüketici’, ‘müşteri’ statüsüne indirgenmiştir. Yoksul ve zengin arasındaki derin uçurum, ne yazık ki hep yoksulun yazgısı olarak benimsetilmiştir. Değerlerimizin, erdemlerimizin o canımın içi gelenek göreneklerimizin yerini bencillik, kendi ‘cemaat’inden olanı kayırmacılık almış, çıkarcılık bir salgın gibi yayılmıştır.

Bütün bunlara bağlı olarak sanat eseri de en genel anlamda bir tüketim nesnesi olarak algılanmakta, öncelikle tüketim gereksinimi yönlendirilerek arz-talep çizgisine uygun kitleler yaratılmaktadır.

Uygarlığın hemen her döneminde sanatın- sanatçının işlevi, nedenselliği tartışılagelmiş, çeşitli akımlar sanatın çizgisine yol göstermiş, tarihsel süreçlerin sosyal yaşamdaki tepkiselliklerine göre bu akımların yayılışı, etkileri artmış ya da azalmıştır. Entelektüel kimlik çeşitli açılımlarla açıklanmaya çalışılmıştır. Dünya tarihinde Robespier’den Voltaire’e, Jean Jacques Rousseau’dan Emile Zola’ya, Hegel den Marks’a bir çok aydın, daha demokratik, daha eşitlikçi bir dünyanın kavgasını vermiştir. Bu anlamda aydın cesareti, toplumsal gelişim uğruna kendi bireysel çıkarından vazgeçmekle eşdeğer olmuştur.
Yakın tarihimizde yaşananları şöyle bir düşünürsek, aydın- sanatçı kimliğinin de bu sınırda netleştiğini görürüz. Mustafa Kemal döneminin devrimsel tutkularla yarattığı bağımsızlık ülküsü, 40’lı yıllardan sonra hemen hemen her yazar çizerin kapısını çalan bir baskı döneminin karanlığıyla boğulmuştur. 80 darbesiyle ‘sol’ , un ufak edilmiş ve ülkemiz Amerika’nın tam anlamıyla güdümüne sokulmuştur.

Geçmiş yılların toplumcu, halkçı, sosyalist gerçekçi edebiyatından söz etmek bir nostalji olarak algılanmaktadır.

İnsanın siyasetten kopuşuyla, sanatın, edebiyatın toplumdan kopuşu arasındaki paralelliğe de dikkat edilmelidir.

Sanatın, insandan, toplumdan uzaklaşmasının bir sonucu olarak, niteliği kısırlaştırılmış, ‘fast food’ tarzı, çabuk tüketilen, kolay pazarlanan yapıtlarla, kitlelerin sanatsal beğeni kültürü, en alt çizgilere doğru çekilmektedir.

Bu soruna, sanatın, sanatçının kime, nasıl ve neden ulaştığına, ulaştırıldığına açıklık getirerek yaklaşılmalı, sorun, sanatçının egemenliği, özgünlüğü ve bağımsızlığı ekseninde değerlendirilmelidir.


Gerçekten de edebiyat parayla boğulmak istenmektedir. İletisini yitirmiş, eğlencelik bir düzeye indirgenmiş, küreselleşmenin her zincirine apolitikliğiyle katkıda bulunması hedeflenmiş bir edebiyattır ki medyanın kucağında gezinmektedir. Satacağından emin olunan kitaplar kitap evi vitrinlerini, market girişlerini süslemektedir. Bu arada adını, reklâmdan ve yayın pazarından sakınan bir çok yazar, şair, okunmadıkça bunalmakta, edebiyat alanlarında yok sayılmakta, ne ‘büyük’ ödüller alabilmekte ne de ‘büyük’ dergilerin ‘altın’ sayfalarında yer alabilmektedir. Bırakın usta, çırak ilişkisinin genç kalemlere kimlik, kişilik kazandırdığı paylaşımları, eleştirmenlerin bile yeni isimlere kapı aralaması çok ender karşılaşılan bir durum olmuştur.

Evet, insanların, toplumların, halkların acılarını, yoksulluklarını, sınırlı özgürlüklerini estetik değerlerden ödün vermeden dillendirerek körlüğü, uyku halini az da olsa aralamak derdinde olmayan, düşündürmek yerine duyarsızlığı, bana ne’ciliği, yapay zevkleri, sanal modaları kısaca anlamsızlığı besleyen bir edebiyat, paranın, reklâmın tuzağına düşmüş demektir.

Pazar ekonomisinde her ürün, tüketicisini bulur, nasıl olsa…



Kendi gerçekliğinden bi’ haber yaşayan ve sayıları ne yazık ki nitelikli okuru defalarca kez katlayan bir okur kitlesine medya olanaklarının sınırsızlığıyla bir çok koldan ulaştırılan popüler edebiyat, şiirden, romana bir çok alanda varlığını sürdürmektedir. Böylece yazarı, yayıncısı ve okuruyla popüler kültürün çiğ beğenisine hiç de azımsanmayacak kişisel çıkarlarla hizmet edilmektedir.

Nitelikli okur nasıl olsa bu saldırganlıktan kendini sakınmayı başaracaktır.
Peki ya diğerleri?

Umutlu olmaktan zarar gelmez. Umutlu olmaya, iyi, güzel ve haklıdan yana yazmaya devam etmeliyiz…



Nilüfer ALTUNKAYA


* Aragon; Elsa’ya Şiirler Çev: Sait Maden

Afrodisyas sanat'ta yayınlandı

Hakan Sürsal öyküleri

Öykücülüğümüzde Yeni Sıçrama Noktası: Hakan Sürsal Öyküleri

Hakan Sürsal, kendi şiirinin bağımsız evrenini kurmuş ve şiirinin bu özgüselliğinde derinleşen bir yatak olmayı sürdürürken öykülerini de “Sigaralar ve Kargalar” adlı bir kitapta topladı.*

İlk olarak vurgulanması gereken, bu öykülerin, katı geçekçiliği, sözcüklere yoğun varoluşsal görevler yükleyen kurgusu ve izleksel seçkinliğiyle farklılığı ve özgünlüğüdür. Poe ürkütücülüğünden, Kafka simgeselciliğine, Bilge Karasu ve Vüs’at O. Bener ironisine, katı realizmden düşsel çağrışımlara, bireysel boşluklardan, toplumcu acılar eksenine açılıveren öykülerdir bunlar. Gizil bir atmosferde, birden bire loş ve birden bire tüm ayrıntıları çiğleştiren göz kamaştırıcı bir ışık gibidir, dil. Kurgu ve estetiksel anlamda kısa öykünün anlık’sal vuruculuğu, biçemi kucaklarken ana izlek olarak birbirini ardıllayan “yalnız, kopuk, boş vermiş, anlamış, bilen, umursamayan ya da çok fazla umursayan” bir adam felsefi sorularını, yaşamın aynasında yanıtlama uğraşısını abartısızca sürdürür. Sözcüklerin anlattığı kadarıyla biçimlenen bir güncelliğin arka zemininde eşsiz, büyüleyici bir kararlılık ve çaresizlik duyumsanır.
Herkes gibi olmayan, olamayan sıradanlığını yaşarken, bu sıradanlığının aykırılık olduğunu bilmezden gelen, birinci tekil, yalın bir ezgiyi etlendirir gibidir. Birinci tekille kurulan yakınlıkta, eşya da diğerleri gibi bir ‘yaşamak gereci’dir. Ürkünç birer renktir sözcükler ve sayıklama, bilinç gel-gitleri, düşsellikten gerçeğin sınırlarına uzanıveren sessiz doğurganlıkta sınırlı ve sonsuz bir çabayı devşirirler.

Birer düşe açılır kapılar sonuçta, olay-kurgu düzleminin ana ekseni bu düşselliğe bulaşmıştır, gönüllüce.

Ölümcül bir savaş sahnesinden et, kan, organ parçaları sinemasal bir görselliğin ayrıntı zenginliğiyle sunulurken, başka bir öyküde bir karşı cinsle simgelenen ikincil benlik (öteki kimlik), ölümün çağıran yüzünü anımsatırken son derece ayrıntısız verilir. Mezarlık, mezarlık bekçisi ve onun ölümü bekleyen kızı ve annesi, izleksel bir akış ya da bazı öykülerde yinelenen bir seçilmiş izlek gibidir.

Sonuçta öyküleri yaşar kılan, bir birinci tekildir ki; içinde, düş, gerçek, ayrıntı, düzeni kaos, ölüm gülümser. Aynı anda ve iç içe.

Bir ana sorunsal olarak “insan”, hayvanların bile anlayamadığı, kendi türünün yok oluşu için uğraş veren, iki yüzlü bir sevimsizlik içindedir. Yaşam doğadan yansıyan saflığında değildir, bu “insan” sorunsalının odağında. Sosyalliğini kuran insan, çelişkinin (yabancılaşmanın) temelini de üretim ilişkileriyle uzlaşılmaz bir zemine yaymıştır. İnsan, doğanın bir parçası değildir artık, kendi yarattığı önyargılar, kalıplar, uyuşmazlıklar, bölünmeler, savaşlar, kıyımlar, sonsuz çırpınışlar içinde koşullandırmıştır mutluluğu. Şimdi ne yapsa kurtulamaz bu çığlık çığlığa kuşatılmışlığından. Anlamsal, simgesel vurgusuyla insan, insanlığı da tümleyerek alır içine ve böylece bireye açılan bir kapıdan geçerek, içtenliksiz var oluşsal çabaların hırpaladığı insan’a ulaşırız.



Bu acı dolu yaşam-ak edimlerinden arta kalan bir ölüme yatkınlıktır ki; bu, sosyal ve çağcıl yaşantılara kavuşamamış, yalanla barışamamış bireyin yalnızlığından arta kalan terk edilmişliğiyle varacağı en cömert yatkınlık olsa gerek…

Camus’un Yabancı’sı Sartre’a danışarak, karşılar ölmek ve yaşamak arasındaki incelmiş sevinci sanki. Gülümsemeden, göz kırpmadan. Onaylar ve onaylamaz bir tutum sergilemeden. Bir parkta oturup bir yabancıyla yarenlik ederken de, ölüme yürüyen bir genç kıza, anne, babasıyla anlaşmalı olarak eşlik ederken de aynı kişidir. Yüzyılın arka sokaklarında gezinirken bir bara uğramıştır. Ya da örümcek ağıyla eskitilmiş bir dağınık odada uyanışını bırakmıştır. Dijital çağın, duygusuz, sorgusuz, akışkan ilişkilerinde yapış yapış duyumsanan sığlığı söker atar bir selamla. Öznenin dışa vurumu gibidir, baş döndürücü sorularla zihinsel bir şölene çağırır konuklarını. “Kendi üzerine yürümek”, bu olsa gerek!

“Vasiyet”, “Yontucu”, “Çerçeve”, bağımsız birer öyküyken, “Öğle Yemeği”, “Akşam Yemeği”ne (son öykü) uzanan bir bütünselliğin ilk öyküsüdür. Dilin şiirselliği, düz yazının kapsamlı duyarlılıklarını zedelememiş, öyküler söylemesi isteneni söyleyebilmiştir. Farklılığı ve izdüşümsel sorgulamalarıyla en dikkât çekici öykülerden biri de “Barınak”tır. Bir insan, bir köpek, bir kedi insanlığın ne tuhaf bir tür olduğunu tartışabilir. Sosyal duyarlılıkların bilincindeki yalnız birey “Hırsız”da daha bilgiçtir. “Sigaralar ve Kargalar”, güncel yaşamın seyrine yakın duran bir öykü olup, yabaniliğini yitirmiş bir karga yine simgesel bir seçimdir. Ve “Rağmen Yaşamak” da lirizmi ve şiirselliği kalıcı titreşimler yaratacak bir öykü çizgisindedir. “Geceyle gündüzün ayrımını yapamayacak kadar bulanık” bir bilinçle tek düzeliğe yargılı bir yaşayış içine hapsolmuşlukla “Soğuk bedenin üzerine yapışmış son birkaç çığlığı avucuyla süpüren” bir “rağmen yaşamak” düşkününü irdeler korkusuzca. “Salıncak” sanal dünyamızın içinde aradığımız, bir yalnızlık tepkisini nasıl da küçümser. “Oyun”, mezarlık bekçisinin kızı ile oynanan bir oyunu anlatır, soğuk bir yakınlıktan. “Uyku” da yalnızca doyumsuz bir uykudur özlenen. “Garip Bir Cenaze”de hayvan barınağındaki bakıcının içler acısı ölümü anlatılır. Özne, mahallesinin yaşayan kimselerine kulak kabartır. Bu yolla düşselliğin- içselliğin, daha genel bir güncelliğe-dışsallığa uzanışı söz konusudur. “Düş Kurucuları”, etkili girişi, farklı biçimselliği ile çizgi üstü öykülerdendir. “Akşam Yemeği”, bir yazarın, bir karadulla araladığı, ayrıksı yalnızlığının öyküsüdür. Ölümle dans, yansıtıcı kimliklerle yapılan monolog, diyalog düzlemine resmedilmiştir.

“Bir kirleniş benimkisi. Kendi doğrularıma başkaldırdığımda, diğerlerinin yanlışları usumdan dışlanıyor. Var etmek istedikleriyle, olmak istediğimin arasında bir yerdeyim. Çığlıksızca, sakin…Ey sevgili kendim!” (Düş Kurgucuları)
Ve son cümle; “Bir yerden başlamak gerekiyordu…” Amaçsızlığı, boşunalığı kurşunlayan, erdemli bir çabaya soyluca davet eden, bir son cümle.


“Öykü nedir? Ne değildir?” sorularının yanıtını öykünün kendisi verecektir. Şiirde olduğu gibi. Kılıksız, kimliksiz, bulanık suda balık avlama derdine düşmüş edebiyat ve estetik bilinçten bir haber kalemlerce yazıla gelmişlerin öykülerine güçlü bir yanıt oldun. Dil katmanlarının düşünceye açtığı lirik karanfillerle bezeli öykülerinle hoş geldin, Hakan Sürsal.
Kimileri ölmeye devam ederken öykünün var oluşuna asılmak gerek…


Nilüfer ALTUNKAYA
* Sigaralar ve Düşler; Hakan Sürsal- Sone Yayınları -2008

Hece Öykü'de yayınlandı

Ahmet Aziz ile söyleşi

“Triumvira” ve “Aşkale Yolcusu Kalmasın” adlı romanlarıyla edebiyatımıza tertemiz sayfalar açan değerli yazar İsfendiyar Erzik, müstear adıyla Ahmet Aziz ile yapılmış bir söyleşi:

Merhaba…Öncelikle “Aşkale Yolcusu Kalmasın” adlı yeni romanınızın başarısından dolayı sizi kutluyorum. Romanla ilgili olarak yazarıyla konuşmak, bir gereksinimin yansıması.
Bize romanınızın dokusunu nasıl özetlersiniz?


Kırklı yıllara dönerek, zamanda bir yolculuk yapmak ve bu yolculuğu romana dönüştürmek fikri ne zaman ve nasıl doğdu?


İki romanınızda da kullandığınız dil, öylesine özgün ve kusursuz ki…Bu büyüyü yaratabilmek için nasıl bir çalışma sistemiyle yazıyorsunuz? Her sözcüğe ışıl ışıl bir devinim yükleyen, kurguya asla ihanet etmeyen ve diyalogları romanın çatısına özenle yerleştiren bir dil.
Dilin önemi özellikle romanda biçim yaratmak anlamında biraz hafife alınıyor gibi. Dilin önemini önceleyen bir mesajı da var sanki romanlarınızın.


Hem tarihsel konulara yaklaşımıyla hem de edebi değeriyle son yılların yazılmış en kalıcı romanlarını kaleme alırken çıkış noktanız ile romanın basılmış olarak vardığı nokta aynı düzlemde mi?


Kurgunun sağlamlığını sistematik anlamda çok prensipli, çok seçici olmanıza bağlayabilir miyiz? Ki bence akışı baştan belirleyerek bu özdenetimle soyunuyorsunuz yazmaya.
Yani özellikle kurguyu ve kişileri boşlukta bırakmıyorsunuz. Her kişinin mutlaka etkin bir yeri var kurguda. Ya da zamanın bir yansımasını sunuyorlar varlıklarıyla…Yanılıyor muyum?


Bu, aynı zamanda hayranlık uyandıracak bir bilinçle çok iyi bir ön hazırlık istiyor. Neden tarihi seçiyorsunuz.? Yani hem çok riskli hem de en zor alanlardan biri değil mi tarih?
Bunalım dolu yaşamlar, cinsellik tüten aşklar, arka sokak geceleri ne çok okunuyor oysa…


Konuya buradan girmişken edebiyatımızda aslında zaman zaman tarihe yönelmeler oluyor. Gerçi ben bu yönelimlerin çok farklı amaçları olduğunu düşünüyorum. Siz bu konuya hem bir yayıncı hem de nitelikli bir yazar olarak nasıl bakıyorsunuz? Beğendiğiniz yazarlar kimler örneğin? Ve neden beğenilir bir tarihi roman?


Peki yazar olarak eleştirmenler hakkındaki düşünceleriniz neler? Bu noktada da aksayan bir şeyler var gibi geliyor bana. Tabii bunun da bir çok nedeni var ama bazı romanlara, yazarlara gözleri sımsıkı kapalı olanlar kimilerine övgüler düzerken sakınımsız davranabiliyor. Eleştirmenliği hakkını vererek yapanlara sözümüz olamaz tabii. Ama genelde iş, artık kitap tanıtımına kaydı. Edebi eleştiri için neler söyleyebilirsiniz?

Ben sizdeki yüce gönüllülüğü iyi eser, kendi yerini bulur gibi bir yaklaşıma bağlıyorum. Yani romanım kendi reklamını kendisi yapmalı, kendi sözünü kendisi söylemeli gibi bir yaklaşımınız var. Artık bizi şaşırtan bir tutum olsa da elbette en soylu tavır budur, değil mi?


Biraz da romanı konuşalım. Bence o günleri çok iyi veren bir kurgusu var, “Aşkale Yolcusu Kalmasın” ın. Dili zaten az önce de belirttiğim gibi kusursuz ve özenli. Romandaki kişileri doğal olarak olay-mekan düzlemine göre belirliyorsunuz. Bu arada elbette süzgecin altında kalanlar oluyor. Yani romana almadıklarınız. Bu anlamada Köy Enstitüleri, Hasan Ali Yücel, Sabahattin Ali gibi isim ve olayları kurgu dışına bırakmanız önemli bir seçim olsa gerek…


“Triumvira” da güçlü kurgusu, dili, roman kahramanlarıyla çok özgün bir roman. Hâlâ bir çok sahnesini ışıl ışıl anımsadığıma göre eskimeyen bir yanı da var demektir. Bu estetik çizgiyi sizin romanımızda açtığınız bir yol olarak sürdüreceğinizi düşünebilir miyiz?

Ahmet Aziz’le birlikte yaşamak nasıl bir duygu? Bu soruyu da biraz genelleştirelim. Türkiye’de yazar olmak hakkında neler söyleyeceksiniz?

İttihat ve Terakki’ den kırklı yıllara kadar uzanan bir süreci çok iyi irdelemiş bir yazar olarak, bu günlere baktığınızda neler görüyorsunuz? Düşlediğiniz bir gelecek var mı coğrafyamızda?

Sanırım sizin gibi bir kalemin yazacağı yeni romanlar için sabırsızlanan tek ben değilimdir. Neler var önceliğinizde?

Yine sözcükler yetmedi belki de. Bitirirken sözü size bırakalım.


Romanınız yolu açık olsun.

Evrensel Gazetesinde yayınlandı.
Nilüfer ALTUNKAYA